All the artworks used on this blog including the header are produced by Demon Mathiel.
Başlık dahil olmak üzere bu blogda kullanılan tüm görseller
Demon Mathiel'e aittir.

23 Nisan 2010 Cuma

herkes gitmişse sakince arkanı dön bir bak

bir şeyi farkettim, insanın yanında her daim güvenebileceği birilerinin olması mükemmel. günlerdir hastayım, midem bana savaş açtı, bağırsaklarımdaysa ihtilal var. ne yesem kusuyorum, yemesem yine kusuyorum ve her iki durumda da günde en az beş defa tuvalete giriyorum. insanlığımdan çıkmış haldeyim ama buna rağmen rinch ve xeal beni hiç yalnız bırakmadılar. adeta başımda nöbet tuttular, ilk iki gece rinch benimle kaldı, xeal'se her gün uğruyor, birkaç saat bakıyor bana.

"- sen nasıl bir asosyalsin Luna beybi, rinch ve xeal'den başka arkadaşın yok mu ?"

var tabii. ama olmaları hiçbir anlam ifade etmiyor aslında. yani yukarıda yazdığım "insanlıktan çıkıp sürekli kusan ve sıçan bir yaratığa dönüşme" durumu bence olayı açıklıyor. başka kim gelir de bu vaziyetteki bir canavarla ilgilenir ya ? bundan iki sene önce faranjit-kolera karması anormal bir hastalığa tutulmuştum, tam şenlik dönemine denk geliyordu. ve benim çok sevgili o zamanki ev arkadaşım bir hafta boyunca eve uğramadı şenlik şenlik gezmekten. bense o bir hafta boyunca çıkıp az ilerideki polikliniğe bile gidemedim, doğru dürüst nefes alamadan pis kokular çıkararak oturdum dört duvar evde. o bir hafta boyunca kaç defa arayıp küfretmek istemiştim kaltağa ama faranjit sağolsun sesim bile çıkmadığı için içimde patlamıştı (o zamanlar rinch ve xeal yoktu yoksa onlar bayılır benim yerime milleti arayıp sövmeye :) ). ama bu ikisi bir dakika üşenmeden benim her bir haltımla ilgilendiler, rinch beni polikliniklere taşıdı, xeal gelip gidip yemek yaptı hem de yer yemez kusacağımı bilerek. üstelik bunları yaparken bir an olsun laf etmediler bana, hani hasta insanı azarlayan cinsten değiller :) yani bir insan hastayken başka neye ihtiyaç duyabiilir ki ? bu insanlar bana yetmez de kim yeter ?

üniversite öyle boktan bir yer ki... öyle pis bir ortam ki aslında. kimin eli kimin g.tünde belli değil, kimin kimden ne çıkarı varmış anlaşılmıyor. bu gün yüzüme gülen adam yarın beni bulduğu her ortamda itin g.tüne sokabiliyor. ödüm kopuyor bu ortamda yeni insanlarla yeni iletişimler kurmaya - ki bir iletişimci olarak başarısızlığımın kanıtıdır bu :) okula gittiğim zamanlarda bir tabur insan selam veriyor, bir muhabbet bir sevgi seli ki sorma gitsin. şimdi hastayım ama bak kim var yanımda ? ah ah on puanlık uzmanlık sorusu, xeal ve rinch tabii ki.



biri daha aradı sordu beni ama. meg. çok ilginç değil mi ? dünden önceki gün aradı, hasta olduğumu öğrenince çok üzüldü, geçmiş olsunlar diledi, bir şeye ihtiyacım olup olmadığını/yanımda birilerinin olup olmadığını sordu, en kısa zamanda uğrayacağını hatta gelince bana tarçınlı kek yapacağını söyledi. içim bir güzel oldu, kendimi önemli/değerli biri gibi hissettim. sonuçta meg kim ki ? beni ne kadar zamandır tanıyor ki ?

"- dökül bakalım Luna bish, anlatmadığın neler var ?"


tamam tanıştıktan sonra gerek internet ortamında gerek telefonda bayaa konuştuk ama sonuçta yani... yahu üç senedir aynı sınıfı paylaştığım kullardan birii arayıp sormamış beni, meg'e mi kaldı benim kusmam/ ishalim ? ama kalmış demek ki. aman of mutlu oldum işte, kendimi bir bok sandım gene.

dedi Luna ve burnu havada, kusa sıça terketti burayı.

20 Nisan 2010 Salı

aldırmazsan aldırma ama kendini kandırman gerek

uzun zamandır bir bıkkınlık, bir sıkkınlık var üzerimde. yaptığım her şey, günlük rutinlerim, haftalık eğlencelerim ve ya başka neyim varsa hiçbiri tat vermiyor sanki. monotonluktan sıkıldım galiba. ama monotonluğu, düzenli hayatı da kendim seçtim aslında. şimdi bu sıkıntı nerden peydahlandı hiçbir fikrim yok.

kadınlardan korkarım ben. aslında "kadın" olmaları da gerekmez, kendi cinsimden korkarım. sürekli inişli çıkışlı ruh halleri, her şeyi birbirine anlamsız biçimde bağlama çabası, bir an delirecek kadar mutluyken/çok aşıkken/kendini mükemmel hissederken bir an sonra dibe vurmuşca/yanındaki heriften nefret eder halde/ucubeden beter vaziyette hissetmek... yani bunlar kadın cinsinin anlaşılmazlığını açıklıyor bence. hani vardır içinizde hala şu kadınları anlayamayan, kınamıyorum hocam hiçbirinizi. biz kendimizi anlayamıyoruz, siz nasıl anlayacaksınız ?
ben bunu bilimsel bir pencereden bakıp hormon dengemizin dakikada bir manyaklar gibi değişmesine bağlıyorum. bir ayda 6 defa değişiyor ya hormonal dengemiz. saçmalık boyutunda artık. e uzmanlar (ya da her neyseler artık) depresyonu bile hormonlara bağlıyorlarsa bizim psikopat olmamız işten bile değil. işin komik yanı kadın cinsini anlayamayanllar ondan korkarlar ya, hani korku bilmemekten kaynaklanır ya, ben kadınlardan bildiğim için korkarım. kendim kadın olduğum için, ne hissettiğimi, ne düşündüğümü, ne beklediğimi ve iç dengemin nasıl an be an değiştiğini görebildiğim için aynı şeyleri hisseden/düşünen/bekleyen başka birinden deliler gibi korkmam gerektiğini biliyorum. yahu nasıl korkmayayım ? ben kendimi bir anlığına cinayet işleyebilecek kapasitede hissederken ve bunun tek sebebi tüm hemcinslerimde bulunan kadınsal hormonlarken benim gibi bu hormonlara sahip - haliyle aynı şeyleri hissetme olasılığı bulunan bir diğerinden nasıl korkmam ? gece atar kafası, gelir tepeme biner, gırtlaklar beni allah korusun. yapar yani. kimse de "suçlu" diyemez, garibim ne yapsın ? suç onda değil ki, bu örümcek ağı tipli hissiyatında. yaratılış itibariyle dengesiz, elinden ne gelsin ?

biz bu kadar dengesizken, her daim kendi kendimizle savaşırken şu lanet toplumsal yapılar bizi erkeklerden daha dengeli olmaya zorunlu kılıyor ya, ben bunu anlayamıyorum. dediğim gibi, bizim elimizde olan bir şey değil, yapımız bu, e o zaman bizi dengeye davet edip normalleşmeye zorlamanın mantığı nedir ? bence yoktur öyle bir mantık. sen kuşu "ne diye yüzmüyosun lan ?!" diye azarlar mısın ? azarla, deli derler. niye, çünkü kuş uçar, yüzemez. öyle yaratılmış hayvan, belki o da isterdi iki solungacım olsun bir dalıp çıkayım, ama yok. elinden bir şey gelmiyor. kuşu zorlamayan toplum bizden ne istiyor anlamıyorum ya.

of fena dolmuşum ben.



senelerdir internet üstünden konuştuğum bir arkadaşım var (ne tuhaf cümle nan bu). biz bunla sitenin birinde tanıştık, senelerdir de msn üzerinden konuşuyoruz. birbirimizi hiç görmedik ama buna ihtiyaç da duymadık, gelecekte de görüşür müyüz bilmem. bu yüzden olsa gerek, ne düşüneceğini umursamadan rahat rahat konuşurum onunla. ne var ne yok dökerim eteğimdekileri, o anlatırsa ben de dinlerim. junke diyelim kendisine - aklıma başka isim gelmedi, bir ara bu isimleri listelemem gerek :). geçen bu bitmek bilmeyen iç sıkıntımdan bahsediyordum, her şeyin beni nasıl rahatsız ettiğinden, gözüme batmayan detay kalmadığından, kendim dahil her şeyden nasıl bıktığımdan. bana ;

"- Luna bir şey sorucam sana." dedi
"- sor." dedim.
"- eğer bana anlatmadığın bir şey yoksa sen galiba 7 - 8 aydır kimseyle sevişmedin." dedi.
yani bu bana bir an garip geldi. onun oturup çeteleyi tutmuş olması değil tabi, benim cidden 7 - 8 aydır kimseyle bir şeyler yapmamış olmam. burdan bakınca o kadar uzun süre gibi gelmiyordu ama başka biri söyleyince farklı oluyor. "o kadar olmuş mu be ?" dedim kendi kendime.
"- heralde oldu o kadar." dedim. "hayırdır, bende kalmaya niyetin var da yalnız uyuyamıyor musun ?"
"- yok." dedi. "daha ciddi bir şey diyeceğim. bence senin tüm bu sıkıntın bundan kaynaklanıyor."
oha, dedim önce içimden. sonra düşündüm de... ben yatıp kalkıp ağzımı açabildiğim her yerde seksin ne kadar doğal bir ihtiyaç, ne kadar önemli bir gereksinim olduğunu, bunun ayıplanmaması gerektiğini, insanın - ve diğer tüm canlıların - doğalarına aykırı hareket edemeyeceklerini, bunu istediği zaman yapmanın insanın kendisine kaldığını ( hani "evlendikten sonra" durumu ) ama ne olursa olsun bunun doğal bir şey olduğunun gözardı edilmemesi gerektiğini falan filan bildiriyorum. ama bunca bildirime rağmen ben kendimi bunun tamamen dışında tutuyordum son zamanlarda. hani ben yapmadığım sürece doğal gibi. ama aslında saçmalık bu, ben bir bakıma kendimi kısıtlıyorum. elimde olmadan yapıyorum bunu, vallaha billaha içimden gelmiyor ama ne olursa olsun... yemek içmek gibi bu da. eksikliği insanın hayatının her noktasına yansıyor.
"- doğrusun junke." dedim. "var mı tanıdığın, bu işlerden anlayan biri ?" sonra bunun üzerine geyik yaptık falan filan. ama...
belki ben takıntılı olmaya başladım ama gene başımı yastığa koyunca düşündüm. başka birinin sıcaklığını hissetmeyeli gerçekten 7 - 8 aydan fazla olmuş. ki alelade birinin sıcaklığını hissetmeyeli bir yılı geçmiş. benim için özel olabilecek kimse girmedi hayatıma bu sürede, olanı da ben defettim zaten. ama en boktanı junke böyle deyince bir arayışa girdim kendi çapımda, olur olmaz heriflere bu gözle bakmaya başladım. hayır ben sırf bu adam bana bunu dedi, aklıma soktu diye gidip olur olmaz birinin altına girmem umarım.

dedi Luna beybi ve anlatacakları içinde, arkasına baka baka gitti bu defa... zavallı.


bi de : ben bir önceki yazıyı neredeyse sadece meg hakkında mı yazmışım bana mı öyle geliyor ? hakkında bu kadar uzun yazdığımı farkedince gene altıma sıçtım. rahibe hayatı yaşayacağım diye milletin karısına kızına bulaşmanın alemi yok. dağlara taşlara...

13 Nisan 2010 Salı

gerçeklerin arkasında, çelişkiler var sonunda

azap dolu bir sınav haftası geçti gitti. Luna bu defa da ölmedi sağ kaldı, çok yaşasın !
xeal sevgilisiyle atışmış, o yüzden birkaç gün bende kaldı bu arada. seviyorum bu hatunla aynı evde kalmayı. her ne kadar alakasız bölümlerde okusak da onunla birlikte ders çalışmanın tadı başka bir şeyde yok. haklı olarak tamamen ilgisiz derslere çalışıyoruz, ama aynı oda içinde konuşmadan ayrı ayrı saatlerce çalışabiliyoruz. mükemmel bir motivasyon yakalıyorum bu hatunla. keşke her sınav döneminde kavga etse şu sevgilisiyle.
evet bunu isteyecek kadar da kötüyüm nıhahaha.

dün rinch'le, rinch'in fotoğrafçılık topluluğuna dahil olduklarını öğrendiği ve üşenmeyip buluşma ayarladığı kızlarla tanışmaya gittik - ne işimize yarayacaklarsa. gitmez olaydık, sanat bizim neyimize.
biri ince uzun, biri kızıl saçlı iki kız. ikisi de birbirinden entel birbirinden sanatçı ruhlu maşallah. anlamsız bir şekilde bukowski'den ve fatih akın'dan bahsettik. aslında onlar bu kişilerden bahsedip kendi çaplarında "bak ben ne entelim, bende hayvanlar gibi kültür var, amma da çok yönlüyüm, yanımda ezilin önümde eğilin köpekler." dediler, rinch de "eğileyim anam sen iste yeter." dedi. ben sıkıldım, rinch bunlara yavşadı, bunlar da bana insan demeye bin şahit isteyen toplumsal atık muamelesi yaptılar. ben laf soktum, bana "biz üçümüz bu gece grup yapıyoruz, sen fazlalıksın." bakışları attılar. bir ara rinch'e (bana değil) topluluğun hangi alanlarında eğitimleri olduğundan bahsediyorlardı ki uzun olan elini kaldırıp arkadan birini çağırdı yanımıza.
"- bu meg. konsept ve renk dengesi eğitimlerini veriyor."
normal bir insanla karşılaşma umuduyla başımı kaldırdım ve yüreğime indi. gelen kız şu benim otobüste karşılaştığım kız. önce inanamadım, tekrar tekrar bakıtım yüzüne, bir ara karıştırdığımı düşündüm ama yok. resmen o. bu yüzden bu kıza artık isim bulmam gerektiğine inandım. neyse kız geldi, ben utancımdan bakamadım yüzüne. neler düşündüm kızın hakkında ya, neler geçti aklımdan, kendimden şüphe ettim bir an kız yüzünden.
neyse, boşver gitsin dedim, sakinleştim bunlar topluca konuşurlarken. fotoğraf makinelerinden bahsetmeye başladılar, hangisi iyiymiş, ne kadarlık bir makine iş görürmüş vesaire. rinch abisinin makinesini, objektiflerini falan anlattı. ben öyle fransız gibi dinlerken bir ara meg bana döndü,
"- senin kendi makinen var mı Luna ?"
yani tokat atsa bu kadar şaşırmazdım herhalde. ben adımı bile söylememiştim kıza, kimse tanıştırmamıştı ki bizi.

sonra tuhaf bir şey hissettim, sanki bir şeyleri kurcalamamam lazımmış gibi. fazla merak etmemem lazımmış, düşünmemeliymişim gibi. aylardır kendi kendime kaldığımdan beri ve hayatıma uzun soluklu kimse girmediği için düşünecek pek bir şeyim yoktu. bende durup durup geçmişi gözden geçiriyor, o da yetmediğinde gündelik olaylara takıyordum. oturup eleyip eleyip dokuyordum her detayı, sonra da sıkıntılar basıyordu haliyle, bunalıyordum. üstelik her ayrıntıyı o kadar çok düşünür olmuştum ki artık her şeyi kontrol altında tutmak istiyordum neredeyse. işte bu diktatör havam bir anda değişti, sanki kendimi akıntıya bırakmaya karar verdim bir anda. her detayla uğraşmaktan ne kadar yorulduğumu ve artık düşünmek istemediğimi farkettim. ya da beynimde uykuda olan bir bölge açıldı, biraz daha yoğun bir his olsaydı erdiğimi sanardım. herkese olmuştur bu, yapbozun eksik parçasını bulmak gibi, unutulan bir şeyi hatırlamak gibi. öyle bir his işte.



meg geldikten sonra en aşağı yarım saat daha kaldık kızlarla. hep meg'le konuştum bu sürede, aslında o benimle konuştu daha çok. rinch'le kızlar da rahat rahat şevişme pozisyonlarına karar verebildiler. bir ara meg'le sustuğumuzda rinch kızlara sarhoşluk anılarını anlatıyordu. yarabbim ne rezil herif oldu bu çocuk.
dolu dolu konuştuk meg'le. çok rahat iletişim kurabilen, hele yeni tanıştığım kişilerle uzun soluklu konuşmalara dalabilen biri olmamama rağmen o beni açtı sanki. hiç rahatsız olmadım konuşurken, hiç yabancılık hissetmedim. konuşmamız kendiliğinden şekillendi, bir ara kendimi evi temizlerken laptopumu kitaplığın üstünden yere düşürüp nasıl parçaladığımı anlatıyordum mesela - ki bu tip şeyler bence kişisel alandır, pek anlatmam. nerede oturduğumu söyledim, bana yakın bir yerlerde kuzenlerinin oturduğunu söyledi, hiç şaşırmadım :). ailemin nerede oturduğunu, hangi bölümde okuduğumu, yalnız yaşadığımı, kekin ve makarnanın her türlüsüne bayıldığımı söyledim. o da bana izmirli olduğunu ama ailesinin geçen yıl çeşme'ye yerleştiğini, yurtta kaldığını ama aslında orada pek kalmadığını, büyük kuzeniyle pek geçinemediğini ama yurdu sevmediği için genelde katlandığını, benden bir yaş büyük olduğunu, doğal sarışın olduğunu ama kendi saç rengini sevmediği için daha açık sarıları tercih ettiğini çünkü koyu renk boyadığında diplerinin iğrenç olduğunu, iflah olamz bir meyve tüketicisi olduğunu ve fransızca konuşabildiğini anlattı. fotoğrafçılıkla ne alakaları var bilmem ama bunlardan bahsettik.

sonra kızlar derse gideceklerini söylediler, ben eve gitmeye niyetlendim, rinch de bana yemek yapmayı vaadederek bana gelmeye niyetlendi. vedalaşırken meg numaramı istedi, ben numaramı verirken şu sırık kız,
"- iyi kaynaştınız siz de." dedi. salak ve yapay kızıl arkadaşıyla hain dostum rinch de güldüler buna. ben döönüp cins cins kıza baktım ama meg,
"- gerçekten öyle. insanın Luna gibi keyifle muhabbet edebildiği birini bulunca kaçırmaması lazım." dedi hiç istifini bozmadan.
ben de orada aptallar gibi kızardım. bazen kendimi hiç anlamıyorum. fuck you Luna bish !
zaten sonra rinch bütün akşam başımın etini yedi "sen kızlarla bu kadar iyi anlaşırdın da bana niye hiç hayrın dokunmadı? amma çok konuştunuz kızla, biz de seni asosyal sanardık. numaranı verdin facebooktan da eklersin artık. koptunuz gittiniz dünyadan zaten. yani kız olmasa birbirinize yazdığınızı falan zannederdim. xoxo. " yok dalmışm gitmişim, acaba kimleri düşünüyormuşum diye pis pis dalga geçti durdu. ciddiye almadım tabi, rinch benim onun geyiklerini umursamadığımı bildiği için her konuyla ilgili benle dalga geçmeyi kendine hak görüyor. hiçbirinde ciddi değildi, bende ciddiye almadım, gerçekten. ama akşam olup da yattığımda sanki bir yerlerde bir şeyler yanlışmış gibi geldi. yanlış değil de farklıymış gibi daha çok. işin kötü yanı düşündükçe meg'in beni yokladığına, ne bileyim hafiften yazdığına karar verecek gibi oluyorum. hele o son cümlesi neydi öyle, yok Luna gibi keyifle sohbet edilen birini kaçırmamak falan. yani bu erkeklerin kullandığı tipik çaktırmadan asılma cümlelerinden değil mi ? of giderek paranoyaklaşıyorum ben ya. damn you Luna !

ama o sebepsiz/anlamsız aydınlanma hala devam ediyor içimde. dünden beri daha kaygısız daha umursamaz daha rahat oldum sanki. güzel güzel bu.

oww yeah !

2 Nisan 2010 Cuma

girerim rüyanıza, hepinizi yerim ben

uzun zamandır blog okuyucusuyum - blog okuyucusu ne demekse. beğendiğim, düzenli takip ettiğim bloglar var hem de her çeşit ama özellikle yaşadıklarını anlatanlar ilginç geliyor bana. başka hayatları okumayı seviyorum, belki bu biraz "aa bu yalnızca bana olmuyormuş, aha benim başıma da buna benzer bir şey geldiydi, ben de yediydim aynı boku vay be" demek için. veya başka hayatları da tanımak için. sonuçta hangimiz - hakikaten hangimiz - içimizde yaşadıklarımızı dışarıya aynen yansıtıyoruz ? blog kişisel bir şey, adını sanını da gizledin mi eteğindeki taşları ferah ferah döküyorsun. bu yüzden oturup konuştuğum bir insanın anlattığı her şeye şüpheyle baksam da bloglara yazılan her kelimeye inanıyorum saf gibi - özellikle tamamen kişisel yazılanlara. "sonuçta adam niye yalan söylesin ?" di mi ya ? ha eğer yazılanlar birer kurgudan ibaretse ve hepsi tamamen ilgi çekme amaçlıysa, ben o insana acırım ya. valla.

uzun süre okuyup bir yandan da kendi hayatım/düşüncelerimle dolup taştıktan sonra burayı açmaya karar verdim. adresimi de kimseye vermedim rahat yazabilmek için. kim olursan ol seni tanıyan, her allahın günü gördüğün kişilerin yazdıklarını okuduklarını düşününce gerilirsin - ya da ben gerilirim. gerek yok hem böyle şeylere, beni tanımayanlar ne olup bittiğini bilsin, tanıyanlar bazı şeyleri bilmese de olur.

blogda fotoğraflarını kullandığım demon mathiel şu dünyada en çok hayran olduğum fotoğrafçıdır. fotoğraf çekmeyi/çekilmeyi sevmesem de bakmayı da sevmeyeceğim diye bir şey yok ya. bu adamın her fotoğrafı ayrı bir detayla doludur, adeta masalsı bir dünya sunar. adam dediğime bakma benle yaşıt puşt. polonya'ya bir gidebilsem kapısında yatıp kölesi olacağım. ooo yeah.

her yazının sonunda veya aklıma estikçe kendime küfrediyorum. kendime sövmeyi severim.

blogum yorumlara kapalı. çok beğendiğim bir bayan blog yazarı yazılarına yapılan her türlü yorumu hiç rahatsız olmadan yayınlayabiliyor ve her yazısına yorum yapan bir ordu insan var. bence bu çok cesurca, yapılan yorumları okuduğumda bazen onları yayınlayabilecek kadar özgüven sahibi oluşuna ve bunlardan huzursuz olmayacak kadar kendini tanımasına hayran kalıyorum. ben bunu yapamam, bu kadar kendinden emin biri değilim çünkü. ben yorumları açarım, biri dangalakça bir yorum yapar bende blogu kapatırım, o olur sonunda. yorumları izinle yayınlamaya dair bir aparat var tabi ama onu da kullanmam. sadece beğendiğim, beni pohpohlayan yorumları yayınlamak beni kendimden tiksindirir, o yüzden toptan kapattım bu yorum işini. zaten yoruma da ihtiyacım yok. kim türlü çeşit olayı yaşarken yanında birinin durup her anı yorumlamasını ister ki ? gerek yok. okuduğu bloglara yorum yapan biri değilim, beğendiysem ve okumak istiyorsam izlemeye alırım, kafi. eğer izliyorsam bu zaten okuyorum ve devamını bekliyorum demektir, ses vermeme gerek yok. kaldı ki verecek güzel bir sesim de yok.

ne düşünüyor ne hissediyor ne anlatmak istiyorsam onu yazıyorum. her yazı birbirinden kopuk gidiyor şimdilik gerçi. ama etiket vermeye de ihtiyaç duymuyorum. sonuçta çok açıklama gerektiren şeyler yazmıyorum, açıklama gerekirse link veririm gibi anlamsız bir düşüncem var.

" - pek güzel Luna beybi de ne diye zırvalıyorsun bunları şimdi?"


ya bende bilemedim açıkçası. böyle yorum yok etiket yok bir bok yok. sanki pek bir havada kalıyor her şey. kalsa ne olur, bir bok olmaz aslında. ben bunları saçmaladım da her şey yerli yerine oturdu mu ? yok. maksat içim rahat etsin, geceleri deliksiz uykular uyuyayım, okuyanın ahını almayayım. öpüyorum okuyanlarımı.

yazasım varmış herhalde, yatmadan önce götümü göğe erdirmezsem olmaz. f*ck off you bish Luna !

1 Nisan 2010 Perşembe

sen hiç yalnız kalmadın mı kalabalığın içinde ?

günlerdir okulu sallayıp sosyopat gibi evde oturup ders çalışıyordum, malum vize dönemi yaklaşıyor. okulu ciddiye aldığımdan değil ama yaşadığım hayattan memnunum ve bunu devam ettirebilmek için çalışmam şart, bence bu sırf öğrencilikten sayılsın diye ders çalışmaktan çok daha anlamlı bir neden. yaşadığım hayatı sürdürmek ve ileride aynı standartlarda aynı özgürlüklere sahip bir biçimde yaşamak istiyorum, bunun için gerekirse ders de çalışırım okulu da bitiririm.
neyse, günlerdir dört duvar arasında ucube gibi yaşamaktan sıkıldığım ve rinch her allahın günü arayıp ölüp ölmediğimi kontrol ettiğinden onun içini rahatlatmak istediğim için okula kadar şöyle bir uzanıverdim. anam o ne hal ! okulda okulluk kalmamış, bildiğin festival alanına dönmüş kampüs. bahar geldi nisandayız falan tamam ama abartmanın alemi yok. her taraf çimen yeşillik niyetine insanla dolu, her köşede ayrı bir geyik, her köşeden bambaşka bir kahkaha patlıyor. herkes gökkuşağı gibi giyinmiş, etrafta bir renk cümbüşü ki sorma gitsin. bir de, tanıdığım tanımadığım neredeyse tüm kızlar saç renklerini açmışlar. kızılı, tutuncusu, sarısı, bunların ara tonları falan. etrafta koyu renk saçlı kız kalmamış nerdeyse. tamam izmir, ama bir yere kadar, her allahın kulu sarışın/kızıl değildi burada. bu okulda bu kadar renkli saçlı kız yoktu ya.

biz de bir köşeye oturduk, hatta yayıldık. rinch birilerinin dersten çıkacağından bahsetti, kimseye bulaşmak istemiyordum, boşver dedim. öyle iki sap oturduk bizde.
rinch nestle'nin son günlerde aradığını biliyordu, ben okula gitmeyi kesince önce onunla olduğumu sanmış, kafamı kırmaya niyetlenmiş. halbuki nestle o günden sonra bir daha aramadı, hiçbir yerden de ulaşmaya çalışmadı bana. yanlış alarmmış yani, korkulacak bir durum yokmuş, ben boşuna paniklemişim. acaba paniklemek mi istedim, acaba beni yine arasın ve ben yine dayanamayıp ona gideyim mi istedim ? mis gibi düzenli hayata geçmişim, insanlarla mutualist ilişkilerim var, bunu yine berbat mı etmek istemişim acaba ? diye düşündükçe kendimi boğuyorum, stop thinking Luna bish !

neyse, rinch daha bir iyiydi bu defa. kız kesmekten vazgeçmiş halde ama pek bir amaçsız geldi bana. bende gel seninle yeni bir şeyler yapalım dedim, böyle egzantrik bir hobi edinelim kendimize. bir sürü şey düşündük, sonunda okulun fotoğraf topluluğuna katılmaya karar verdik, niyeyse. işin komik yanı üç ay sonra dönem bitiyor, topluluk falan kalmamıştır ortada, insanları güldüreceğiz arkamızdan ama neylersin. adam bunalımda.
önümüzdeki hafta sınavlar başlayacak, bittikten sonra gidip konuşacağız. hayır ben zaten fotoğraf çekmekten de çekilmekten de hiç hoşlanmam, çok gereksiz gelir bana ama rinch iki dakikada konseptler yarattı, çekim alanları planladı. meğersem adamın içinde bir ara güler yatıyormuş haberimiz yokmuş. o bu kadar gaza gelmişken itiraz edemedim, hem yapacak başka işim de yok. bir de orayı görürüz dedim.



sonra omuzlarımı düşürüp eve geldim, yine dört duvar. yalnız yaşıyorum burada, sonuçta üniversitedeki üçüncü senem, ailemden uzakta olduğumu hissetmiyorum artık. zaten izmirli olduğum için, küçüklüğümden beri her yaz en az bir ay burada kaldığım için en başta da hiç yabancılık çekmemiştim. hala da çekmiyorum. ama eve girip kapıyı kapatınca şehir dışarıda kalıyor sanki. her koşulda o kapının bu tarafında yalnız kalıyorum.
ilk sene birkaç ay yurtta kaldıktan sonra yurttaki oda arkadaşımla eve çıktık. ben onunda benim gibi rahat olmak için eve çıktığını düşünürken kızın fazlaca(!) rahat olabilmek gibi planlarının olduğunu keşfettim. ilk senenin sonunda evleri, hemen ardından da yolları ayırdık. geçen dönem sevgilisiyle eve çıktığını duyduğumda şaşırmadım ama eminim ailesi duysa çooook(!) şaşırırdı.
geçen yılın başında tek başıma eve çıktım, dönem içinde sınıftan bir kız bir süre benimle kaldı - hatta birkaç ay kirayı bölüştük, onun dışında hep yalnız kaldım. bu sene ev arkadaşı aramaya kalktım bir ara, panolara ilan astım. değil aynı evde kalmak, aynı sokaktan geçmekten korkacağım insanlar başvurdu hep (cinsiyet fark etmez yazdığım için sanırım). sonra rinch'in ve xeal'in (okuldan oldukça kafa bir hatun) yakalarına yapıştım ev arkadaşım olun diye, türlü bahaneyle savuşturdular beni. ben de yine yalnız kalakaldım burda. gerçi evin bana maddi bir yükü yok, sahibini ailecek tanıdığımız için kirası gayet uygun. kendim yapmadığım sürece fazla gürültü patırtı seven bir insan da değilim, o yüzden yalnız yaşamak benim için en güzeli. ama arada bir sıkılıyorum işte. bugün de o günlerden biri sanırım, içimi döktüm resmen buraya.

anlata anlata bitiremedi bu defa Luna fırıldağı. shut the f.ck up bish !